8 Mart 2010 Pazartesi

Güzel Söz Allah'a Çağırmaktadır

Insanların çoğu güzel söz söylemeyi, iltifat etmek, sevgiyi dile getirmek ya da umut veren konuşmalar yapmak olarak algılar. Oysa Allah’ın Kuran’da bildirdiği güzel söz, her ne kadar bu sayılanları içine alsa da, çok daha farklı ve geniş bir anlam içerir. Allah güzel sözün ne olduğunu, “Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve: “Gerçekten ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet Suresi, 33) ayetiyle haber vermiştir. Yani asıl güzel söz, insanları Allah’a çağıran, Kuran ahlakına uymaya davet eden sözdür. Güzel sözü söyleyen, Allah’a çağıranlar ise yalnızca iman edenlerdir.
Yüce Allah’ın bildirdiği din ahlakını anlatmak, Kuran ile öğüt vermek, iyiliği emredip kötülükten men etmek, Allah’ın ayetlerini hatırlatmak; bunların hepsi birer çağrıdır ve bir insana söylenebilecek en hayırlı, en güzel sözlerdendir. Müminlerin insanları Kuran ahlakına yönelten bu sözleri, doğrudan karşılarındaki kişiyi hoşnut etmeye yönelik olmadığı gibi, herhangi bir menfaate yönelik de değildir. Tüm bu sözlerin tek bir hedefi vardır; Allah’ı razı etmek ve karşıdaki kişinin de Allah’ın razı olacağı ahlakta bir insan olmasına vesile olmak. Hedef bu olunca Allah’ı zikretmek, güzel ahlakı anlatmak ve ahireti kazanmaya çağırmak gibi, kimi zaman kişiye eksik olduğu yönlerde öğüt vermek, Kuran ayetleri doğrultusunda hatalarını ve Allah’tan korkup sakınmasını hatırlatmak da aynı şekilde güzel sözdür.
Gerçek anlamda güzel sözün ne olduğunu, şöyle bir örnekle zihninizde daha iyi canlandırabilirsiniz: Bir an için kendinizi sonsuz cehennem azabının yanı başında düşünün. Orada azaptan azaba sürülen, pişmanlık içinde yalvaran, ateşin içinden çıkamamanın dehşetini yaşayan, kaynar suya sunulan, uzun sütunlara bağlanan insanları görür ve sizi bu yakıcı azaba sürükleyecek en ufak bir hataya dahi düşmemek için olanca dikkatiniz ve titizliğiniz ile Allah’ın rızasını ararsınız. En korktuğunuz ve sakındığınız konu ise, Allah’ın rızasını kaybetmek olur. Böyle bir durumda yanınızda bulunan bir kişinin size Kuran ile öğüt vermesi, hataya düşebileceğiniz bir tavra karşı sizi uyarması ya da Allah’ın rızasına yönelik hatırlatmalarda bulunması size söylenebilecek en güzel, en hayırlı ve en hikmetli sözlerdendir. Bu durumdaki bir kişi, söylenenlere ne karşı koyar, ne yaptığı hatalara gerekçe olarak türlü mazeretler öne sürer, ne de tüm bunlar gururuna ağır geldiği için kabul etmemezlik yapar. O anda hatalarını düzeltmenin ne kadar hayati önemde olduğuna samimi olarak kanaat getirdiği için her türlü öğüde açık olur. Daha duyduğu anda kendi hayrı için söylenen bu sözlere canı gönülden uyar, kendisine yeni öğütler verilmesini talep eder.
Nasıl bu örnekteki gibi cehennemin kenarında olunduğunda o anda söylenen her kelime, her söz son derece hayatiyse, aynı şekilde dünya hayatında Allah’a çağıran, Kuran ahlakını yaşamayı hatırlatan her söz de kaçırılmaması gereken fırsatlardır. Bu konuda doğal bir samimiyet ve teslimiyet yakalamak için örnek olarak verdiğimiz cehennemin kenarındaki insanın durumunda olmaya gerek yoktur. Bu duruma gelmeden, insan duyduğu her güzel söz ve davete uymaya kesin karar vermelidir.
Dünyada henüz vakit varken Kuran ahlakının yaşanması için verilen her öğüt, hayra ve iyiliğe yönelik her çağrı ve hesap gününe karşı yapılan her uyarı, Allah’ın izniyle insanların azaptan korunmasına ve cenneti kazanmasına vesile olacaktır.
Müminler, İnsanlardan Bir Karşılık Beklemezler
Müminler, Allah’ın emrini yerine getirirlerken karşılarındaki insanlardan hiçbir karşılık beklemezler. Onlar için önemli olan, karşılarındaki insanların bundan hoşnut kalması değil, yaptıkları salih amelden dolayı Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır.
Tarih boyunca insanları hak din ahlakına çağıran peygamberlerin ve elçilerin de çevrelerindeki insanlardan bekledikleri hiçbir maddi çıkarları ve dünyevi talepleri olmamıştır. Bütün elçiler insanları güzel söze çağırırken Kuran’da Peygamberimiz (sav) ile ilgili olarak bildirildiği gibi, “Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi...” (Al-i İmran Suresi, 159) ayetindeki, tevazulu, merhametli ve şefkatli tavrı benimsemişlerdir. Yıllarca sabırla kavimlerinin sorularını yanıtlamış, onlara bilmediklerini öğretmiş ve Allah’ın ayetlerini açıklamışlardır. İnsanların her türlü direnmelerine, kibirli davranışlarına rağmen onları doğru yola iletmenin yollarını aramış, bu konuda ciddi bir çaba göstermişlerdir.
Ancak burada çok önemli bir noktayı belirtmekte yarar vardır: Elçiler Allah’ın bu emrini yerine getirirlerken karşılarındaki insanlardan kendileri için hiçbir karşılık beklememişlerdir. Onlar için Allah’ın iyiliği emretme, kötülükten men etme emrini yerine getirirken önemli olan, karşılarındaki insanların bundan hoşnut kalması değil, Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır. Bu yüzden güzel söz söyleyerek Allah’ın yoluna davet eden vicdanlı insanların bekledikleri hiçbir maddi çıkar, dünyevi bir talep olmamıştır. Amaç yalnızca Allah’ın emrettiği bir ibadeti yerine getirmek ve salih kullardan olabilmektir. İnananların, diğer insanları Kuran ahlakına ve Allah’ın yoluna davet ederken gösterdikleri bu ihlaslı çaba ayetlerde şöyle haber verilmiştir:
“Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir. Oysaki sen buna karşı onlardan bir ücret de istemiyorsun. O, alemler için yalnızca bir öğüt ve hatırlatmadır.” (Yusuf Suresi, 103-104)
Güzel Söz Söylemek Her Müslümanın Sorumluluğudur
Güzel söz söylemek, Allah’ın insanlara yüklediği önemli bir sorumluluktur. Yüce Allah, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle…” (İsra Suresi, 53) ayetiyle iman edenlere güzel sözle konuşmalarını emretmiştir.
Salih müminler hayatları boyunca sürekli güzel ahlakı anlatmakla, bizzat yaşamakla ve insanlara güzellikleri tavsiye edip, onları kötülüklerden sakındırmakla yükümlüdürler. “Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.” (Al-i İmran Suresi, 114) ayetiyle bildirilen bu sorumlulukları gereği, çevrelerindeki insanları, yakınlarını, ailelerini ve ulaşabildikleri herkesi Allah’a iman etmeye, korkup sakınmaya ve güzel ahlakı yaşamaya davet ederler.
Güzel bir hayat isteyen insanın güzellikleri teşvik etmesi, iyilik isteyenin iyiliği yaymak için çaba harcaması, vicdanlı davranışlar görmek isteyen kişinin vicdanlı olmayı tavsiye etmesi, zulme razı olmayanın zalimleri uyarması, kısacası doğruluk isteyen insanın diğer insanları da doğruya davet etmesi şarttır. Bu daveti yaparken akılda tutulması gereken en önemli noktalardan biri ise, hidayeti verecek ve güzel sözü karşı tarafta etkili kılacak olanın ancak Allah olduğudur.
Dünyada Güzellikte Bulunanlar, Ahirette Güzellik Bulacaklardır
Sonsuz bir azap mekanı olan cehennemden kurtuluşa vesile olan yollardan biri de ayetlerle yapılan öğüt ve hatırlatmalardır. Bu nedenle Allah’a iman etmeye ve güzel ahlaka dair yapılan her davete hemen icabet etmek herkesin kendi yararınadır. Zira şu an dünya üzerinde yaşamakta olan milyarlarca insanın her biri için cehenneme gitme ve azaba sürüklenme tehlikesi vardır. Kişinin kendisini Allah’a çağıran her güzel söze uyması, bu azaptan kurtuluşu için hayati bir önem taşımaktadır. İnsan, güzel söze uymadığı takdirde Allah’ın azabı ile karşı karşıya gelebilecekken, uyduğu takdirde ise Yüce Allah’ın izniyle dünyada ve ahirette güzel bir hayatla yaşayabilecektir.
Müminler sevgilerinin ve tevazularının bir sonucu olarak güler yüzlü ve güzel sözlü insanlardır. Rabbimiz, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (Isra Suresi, 53) ayetiyle iman edenlerin kullanması gereken üslubu bildirmiştir. Bu ayet, Müslümanların tüm insanlara ve birbirlerine karşı kullandıkları üsluba çok dikkat etmeleri, incitici, iğneleyici, alaycı, sert ve kınayıcı sözlerden şiddetle kaçınmaları gerektiğini gösterir.
Şimdiye kadar bu konuda uzun uzun düşünmemiş olmak ya da ciddi bir karar almamış olmak da insanı kararsızlığa ya da ümitsizliğe düşürmemelidir. Çünkü önemli olan geçmiş değil, içinde bulunduğumuz andır. Ve belki de şu an alınacak bir karar sonsuz nimetlere açılabilecek bir anahtar, bir yol olacaktır. İşte burada önemli olan vicdanın, doğrunun, güzelin ve hak olanın sözünü dinlemek, nefsin her türlü olumsuz fısıltısına karşı gelmektir. Bir ayette Rabbimiz kullarını şöyle uyarmıştır:
“Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve Ona teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel.” (Zümer Suresi, 54-55)
“Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.” (Ibrahim Suresi, 24)
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.” (Nahl Suresi, 125)

İmtihanın Sırrı

İman eden insanların dünya hayatları boyunca türlü denemelerden geçirileceklerini, mallarıyla ve canlarıyla imtihan olacaklarını, inkarcıların çok çeşitli tuzaklarıyla karşılaşacaklarını ve asılsız iftiralara uğrayacaklarını Allah Kuran'da haber vermiştir. Salih müminler, hayatlarının her döneminde birtakım zorluklarla karşılaşabilirler. İşte önemli olan bu zorluk anlarında Kuran ahlakını yaşamaları, her an Allah'ı zikretmeleri ve içinde bulundukları duruma şükredip, hepsinde bir hayır ve güzellik olduğunu fark edebilmeleridir.
Bu sayılanların rahat bir ortamda, bolluk ve nimetler içindeyken yapılması zorluk anına göre kuşkusuz daha kolaydır. Ancak Müslümanın imanının gücünü asıl gösteren en önemli şeylerden biri, bu üstün ahlakını zor zamanlarda göstermesi ve bundan da hiçbir şekilde taviz vermemesidir. Fakirlik, açlık, korku, mallardan ve canlardan eksiltme, hastalık, inkarcıların tehditleri, iftiraları ve tuzakları gibi olaylara karşılaştıklarında sabır gösteren Müslümanlar, güzel tavırlarının karşılığını daha güzeliyle alacaklardır.
Bakara Suresi'nde inananların dünyada yaşadıkları imtihan konularının neler olabileceği ve bunlar esnasında gösterdikleri güzel tavır şu şekilde tarif edilmiştir:
"Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz." Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır. " (Bakara Suresi, 155-157)
Çünkü "imtihanın sırrı"nı kavramış bir Müslüman için zorluklara sabretmek en büyük güzelliklerdendir. Kuran ahlakını yaşayan ve bu üstün ahlakın insanlar arasında da yayılması için çaba sarf eden bir mümin için, başına gelen zorluklar onun doğru yolda olduğunu gösteren birer işarettir. Bunlar onun şevkini, neşesini ve mücadele azmini kat kat artırır.
Dünya kısa süreli bir imtihan yeridir. İnsan bu süre boyunca düşünmek, böylece Rabbimizi tanımak, O'nun hükümlerine uymak ve sadece O'nun rızasını aramakla sorumludur. Bunun yanında bu imtihan hayatı boyunca başına gelen herşeye en güzeliyle karşılık vermek, sabretmek ve güzel ahlak göstermekle yükümlüdür. Herşeyin Rabbimizden gelen bir deneme olduğunu bilmek, bunlardan zevk almak, karşılaştığı her olayı neşe ve şevkle karşılamak ise, dünyadaki imtihanın müminlere has olan bir sırrıdır. Allah bu sırrı bize Kuran’da haber vermiş ve dünyadaki imtihanımızın sonucuna göre ahirette bir karşılık alacağımızı haber vermiştir:
"Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör." (İnsan Suresi, 2-3)

Allah (cc)'ın Salih Kullarına Olan Sonsuz Rahmeti: Cennet

Allah (cc), Kendi rızasına uyan salih kullarını içinde sonsuza dek kalacakları, nimetlerle donatılmış cennetlerle müjdelemiş ve insanları dünya hayatına aldanmamaları, dünya hayatını seçip üstün tutmamaları konusunda uyarmıştır. Rabbimiz, "...Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur, bir bilselerdi" (Ankebut Suresi, 64) ve "...Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır" (Al-i İmran Suresi, 14) ayetleriyle ahiretin, dünyadan daha değerli ve üstün olduğunu ve insanların "gerçek" hayatlarının ahiret hayatı olacağını bildirmiştir.
Cennette, dünya hayatındaki kusurların, eksikliklerin hiçbiri olmayacaktır. Orada insanların nefislerinin arzu ettiği herşey vardır. Cennet, "... Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler" (İnsan Suresi, 13) ayetiyle bildirildiği gibi, insana hiçbir rahatsızlık vermeyen, çok güzel bir iklime sahiptir. İnsanı, dünyada terleten, bunaltan sıcaklar ya da donduran soğuklar orada yoktur. Allah (cc)'ın cennet ile ilgili olarak bildirdiği doğal güzelliklerden bir diğeri ise, "durmaksızın akan su(lar)"dır (Vakıa Suresi, 31). Ayrıca Allah (cc) "Gerçekten takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır" (Hicr Suresi, 45), "Şüphesiz muttaki olanlar, gölgeliklerde ve pınar başlarındadır" (Mürselat Suresi 41) ayetleriyle de müminlerin huzur veren ferahlatıcı yerlerde yaşayacaklarını haber vermektedir.
Allah (cc)'ın Kuran'da bildirdiği bir diğer güzellik ise, müminler için hazırlanmış olan 'cennet bahçeleri'dir. Bu bahçelerde insan ruhunun görmekten zevk alacağı her çeşit çiçek ve bitki birarada, uyum içinde bulunmaktadır. Bunlardan başka "yüklü dalları bükülmüş" ve "üst üste dizilmiş meyveleri sarkmış" (Vakıa Suresi, 28-29) olan meyve ağaçlarının varlığı da ayrı birer nimettir. Bunlara ek olarak Allah (cc), cennetin "alabildiğine yemyeşil" (Rahman Suresi, 64) bir görüntüye sahip olduğunu bildirmektedir. Tüm bunlar birarada düşünüldüğünde insanın karşısına büyüleyici güzellikte bir manzara çıkmaktadır. Bu güzel görüntünün bozulması, yok olması, zamanla güzelliğini kaybetmesi gibi bir durum da söz konusu değildir. Allah (cc) Kuran'da, bu doğal güzelliklerin yanında müminlerin cennette yaşadıkları mekanların güzelliği hakkında da bilgi vermektedir.
Müminler cennette yüksek yerlere yapılmış olan köşklerde etkileyici bir manzaraya karşı oturmaktadırlar. Bunların yanı sıra, Allah (cc) "hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan (elbiseler) giyer" (Duhan Suresi, 53) ve "...orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler" (Hac Suresi, 23) ayetleriyle müminlerin cennetteki giysilerinin güzelliği hakkında da bilgi vermiştir.
Cennette müminler için yaratılan bir diğer nimet ise, orada Allah (cc)'ın herşeyi kusursuz bir şekilde yaratmış olmasıdır. İnsanı dünyada sıkan, rahatsızlık ve bıkkınlık veren, mutsuzlaştıran hiçbir eksiklik ve bozukluk cennette olmayacaktır. Yorulma, ölme, hastalanma, acı çekme, yaşlanma, kirlenme, susama, acıkma ve bunlara benzer insanın aklına gelen dünyevi eksiklik ve kusurların hiçbirinin cennette olmayacağını da Allah (cc) Kuran'da bildirmektedir:
Cennette ayrıca müminler için "ihtiyaç" diye bir kavram da söz konusu değildir. Orada hiçbir şeyi ihtiyaçtan dolayı yapmamaktadırlar. Herşey onların hizmetindedir, nefislerinin arzu ettiği herşey de onlarındır. Allah (cc) tüm bu nimetleri mümin kullarının zevk alıp, mutlu olması için yaratmıştır. Tüm bunlardan sonsuza kadar hiçbir sıkıntı ve bıkkınlık da duymayacaklardır. Cennette müminlere huzur ve mutluluk veren bir diğer büyük nimet de orada beraber yaşayacakları salih müminlerdir. Cennet ehli orada, dünyada insanları sıkan, öfkelendiren ve huzursuzluk veren her türlü kötü ahlak özelliklerinden arındırılmış olacaklardır. Allah (cc) bir ayetinde cennetteki müminlerin kalplerinde kin ve öfkenin bulunmayacağını şöyle bildirmiştir:
Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: "Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik..." (Araf Suresi, 43)
Her türlü kötü ahlak ve davranıştan arındırılmış, tertemiz, güzel ahlaklı insanlarla yaşamak ve kusursuz bir ahlaka sahip olmak cennette yaşayan tüm salih müminler için şüphesiz ki büyük bir nimettir.
Tüm bunlar cennette müminleri bekleyen birbirinden güzel ve Allah (cc)'ın yalnız mümin kullarına vereceği nimetlerdir. Müminler tüm bu nimetlerden hoşnut kalacak, Rabbimiz’den razı olacaklardır. Allah (cc)'ın rızasını ve sevgisini kazanabilmiş olmanın verdiği sevinç ve mutluluk ise, tüm bunların üzerinde olacaktır.

Dünya Ancak Allah'ın Korumasına Teslim Olmakla Rahat Yaşanabilecek Bir Yerdir

Üzerinde yaşadığımız dünya bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz sayısız dengenin her an korunması ile varlığını sürdürebilmektedir. Galaksilerin, yıldız ve gezegenlerin dönüş hızları, yoğunluklukları ve sıcaklıkları, evrenin genişleme hızı ve kütlesi, besin döngüsü, su döngüsü, azot döngüsü bu hassas dengelerden yalnızca bazılarıdır. Dünya üzerinde canlı cansız varlıkların ayakta kalabilmeleri, söz konusu dengelerin her an olağanüstü ince hesaplarla, son derece kusursuz bir şekilde işlemesine bağlıdır. Mükemmel bir uyum içerisinde işleyen bu sistemler zincirine ait sayısız halkadan tek bir tanesinin bile eksik olması ya da işlevinde bir sorun olması, insanın hayal dahi edemeyeceği aksaklıklara yol açar. Öyle ki bu sorun dünyadaki canlılığın tamamen yok olmasına neden olabilir.
Ne var ki gündelik hayatın koşuşturmasına aldanan bazı insanlar evrendeki mucizevi dengelerden neredeyse tamamen habersiz bir şekilde yaşarlar. Üstelik kendi hayatlarının da bu olağanüstü hassas sistemlerin belirli bir düzen içinde işlemesine bağlı olduğunu hiç düşünmezler. Bu kişiler ancak kendi küçük dünyalarında olup bitenlerle ilgilidirler ve yalnızca bu küçük dünyada yer alan unsurları, örneğin işyerlerinde ya da okullarında meydana gelen olayları, aile bireyleriyle, arkadaşlarıyla aralarındaki ilişkileri, hobilerini ve bunlara benzer birkaç konuyu önemserler. Oysa etraflarında görüp incelemeleri gereken sayısız ayrıntı vardır.
Bu gerçekleri araştırmaya başlayan ve evrendeki büyük sistemlerin adeta pamuk ipliğine bağlıymış gibi son derece hassas dengelere sahip olduğu gerçeğiyle yüzleşen bazı insanlar, bu kez de büyük bir korku ve endişeye kapılır, örneğin ani bir depreme yakalanma, yıldırım çarpmasına maruz kalma gibi korkulara esir olmaktan kendini alamaz ve tedirginlik içinde yaşamaya başlarlar. Elbette bu da yanlış bir davranış biçimidir. Doğru olan ise, tüm bu hassas dengelerin bütünüyle Allah’ın kontrolünde olduğu gerçeğini görebilmektir.
Evreni kuşatan hassas dengeler
Uçsuz bucaksız karanlık bir boşluğun içinde hiç durmadan dönmekte olan dünyada ve dünyanın yer aldığı evrende her an sayısız olay yaşanmaktadır. Bu olayların her biri, içlerinde barındırdıkları tüm detaylarıyla birlikte son derece büyük birer mucizedir. Ne var ki iman etmeyen ve Allah’ın bu olaylar üzerindeki kontrol ve hakimiyetini fark edemeyen bir kişiye göre tüm bunlar oldukça ürkütücüdür. Örneğin atmosferin üst tabakalarında her an yaşanmakta olan meteor bombardımanı iman etmeyenleri endişeye sürükleyebilecek olaylardan biridir. Oysa bu bombardımanın her anı Allah'ın kontrolündedir. Zira Allah dünyayı çevreleyen atmosferi özel olarak bu amaçla yaratmıştır. Saniyede ortamala 40 kilometre hızla dünyaya yönelen meteorlar atmosfere girdikten sonra sürtünme etkisiyle yanmaya başlamakta, böylece yılda ortalama 50 bin meteor atmosfer tarafından zararsız hale getirilmektedir. Görüldüğü gibi, dünya atmosfer adı verilen güçlü zırh vesilesiyle her an büyük felaketlerden korunmaktadır. Başıboş olması halinde evrendeki canlılığın tek bir an içinde ortadan kalkmasına yol açabilecek büyüklükte bir tehlike, Allah’ın yarattığı bu muhteşem sistem vesilesiyle tehlike olmaktan çıkmakta, aksine Allah’ın sonsuz sanatının mükemmelliğini vurgulayan eşsiz bir Yaratılış harikasına dönüşmektedir.
Dünyanın hemen altında kaynayıp duran bir mağma olması da Allah'a tevekkül etmeyen bir insanı büyük bir korkuya sürükleyebilecek bir olaydır. Bilindiği gibi, dünyanın merkezine doğru inildikçe ısı her kilometrede 30 derece artar. Çekirdekte ise bu ısı 4500 derece gibi olağanüstü bir sıcaklığa erişir. Yerin sadece bir kilometre altında 60 dereceye yakın bir sıcaklık hakimdir. Ne var ki bütün insanlığı ilgilendiren bu durumdan çoğu insanın haberi bile yoktur. Oysa dünya üzerindeki herkes bu olayın yol açabileceği muhtemel bir tehlikeden Allah’ın yaratmış olduğu muazzam sistemler sayesinde uzak kalmakta ve rahatça yaşamaktadır.
Hiç şüphe yok ki Allah’ın bu dünyanın yaşanabilir olması için yarattığı sistemler saymakla bitirilemez. İnsanlar Allah’ın kalplerine yerleştirdiği, ancak kendilerinin farkında olmadıkları doğal bir teslimiyet ruhuyla bu dünyada huzurlu bir şekilde yaşamaya devam etmektedirler. Müslümanlar ise bütün bu hassas dengelerin farkında olarak ve Allah’a gönülden tevekkül ederek, O’nun yarattığı mükemmellikleri ve eşsiz sanatını görüp, O’nun yüceliğini her an tesbih ederek yaşamaktadırlar.

İmanın Artması İçin Dua Etmek

Allah’ın imanı insanın kalbine vermesi çok büyük nimettir. Böylece insan dünyadaki gerçek amacını bilerek Allah için yaşayabilir. İman ederek yaşamak insan için en uygun hayat şeklidir. Allah sevgisini, Allah korkusunu bilerek müminleri sevmek, merhamet etmek, kadere tevekkül edip her zaman mutlu, huzurlu ve şevkli olmak iman edenlere has ruh üstünlükleridir. Müminler imanlarından kaynaklanan bu ahlak üstünlüklerini daha da arttırmayı çok isterler. Bu yüzden hem içten Allah’a yönelerek dua eder hem de fiziki olarak tüm imkanlarını kullanarak fiili dua ederler. Dualarında Allah’ın gizli ve açık herşeyi bildiğini bilerek samimi olurlar.
Fiili dua olarak imanlarının artmasına vesile olacak kitaplar okurlar. İman hakikatlerini öğrenip Allah’ı düşünürler. Allah’ın hoşnut olacağını umdukları şekilde ahlaklarını geliştirir ve bilgilerini arttırırlar. Her an Allah’ın varlığının bilincinde olarak vicdanlarını kullanır ve Allah rızasının en çoğuna göre tavır gösterirler. Müslümanların bir arada mutlu yaşaması, huzurlu olması için ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. Allah müminlerin bu samimi çabalarının karşılığında onların imanını ve aklını artırır, inşaALLAH. Allah dua edene yardım edeceğini bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirmektedir:
Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. ( Bakara Suresi, 186 )
Alçak gönüllü, tevazulu olmak Yüce Allah’ın Kuran’da övdüğü bir davranıştır. Gerçek anlamda alçakgönüllülük, insanın sahip olduğu tüm özelliklerin Rabbimiz’den geldiğini bilmesi, Allah’ın dışında hiçbir mutlak güç olmadığını kavramasıyla yaşanır. Bu şuurdaki bir insan ne kadar beğenilen özelliklere sahip olursa olsun, bütün bunların Allah’ın verdiği gelip geçici özellikler olduğunu, kendisi için bir imtihan vesilesi ve salih amel fırsatı olduğunu bilir. Bu nedenle de sahip olduğu hiçbir özellik, onun kibirlenmesine, büyüklenmesine sebep olmaz. Bu güzel ahlaklarının sonucunda ise Allah müminleri cennetle müjdelemiştir:
Yüce Allah Kuran’ın pek çok ayetiyle insanlara alçakgönüllü olmayı emretmiştir. Kibir ve büyüklenmenin ise Kuran’da şeytanın bir vasfı olduğu bildirilmiş ve iman edenlerin kibirden mutlaka sakınmaları hatırlatılmıştır. Dolayısıyla müminin en önemli özelliklerinden biri büyüklük gururundan ve kibirden kaçınması, tevazulu, müşfik, mülayim ve yumuşak başlı bir ahlak göstermesidir.
Her şeyin Allah’a ait olduğunu ve kendilerinin O’na karşı eksikliklerini, acizliklerini bilen müminler, Rabbimiz’in yarattığı diğer insanlara karşı da tevazu gösterirler. Allah’a olan boyun eğmişliklerini, O’nun mümin kullarına karşı gösterdikleri tevazuyla belli ederler. Zira sahip oldukları özelliklerin hiçbirinin kendilerine ait olmadığının farkındadırlar. Bundan dolayı daima şükreder ve ellerindeki her şeyi Allah’ın dilediği anda geri alabileceğini unutmazlar. Müminler, bu samimi tavırlarıyla da çevrelerine örnek olarak en etkili tebliğ yöntemlerinden birini de uygulamış olurlar.
Müminlerin Tevazulu Ahlaklarının Kökeni
Yüce Allah’a Tam Teslim Olmuşlardır
Türlü eksikliklerle ve acizliklerle yaratılmış olan insan için, dünya hayatındaki her an bir imtihan vesilesidir. Bunun bilincinde olan müminler için acizliklerin pek çok hikmeti ve hayrı vardır. Bu hikmetlerden en önemlileri ise acizliklerini düşünerek Allah’ın gücünü daha iyi görebilmeleri ve Allah’a karşı boyun eğici olmalarıdır.
Şüphesiz eğer Allah dileseydi, insanı kusursuz bir yaratılışla da yaratabilirdi. Nitekim cennette insan hem bedenen, hem de ruhen çok üstün bir yaratılışa sahip olacaktır. Ancak insanın kendisini ahirete maddi ve manevi olarak hazırlayabilmesi ve eğitebilmesi için, dünyadaki eksiklikleri görmesi ve yaşaması çok önemlidir. Böylece Allah’ın izniyle ahiretteki kusursuzluğu ve bunun değerini çok daha iyi anlayabilme imkanına ve Allah’ın kudretini gereği gibi takdir edebilecek bir anlayışa sahip olacaktır.
Güçlü Bir İmana Sahiptirler
Tevazu, imana bağlı bir ahlak özelliğidir. İmanlı bir insan, her an Allah’ın huzurunda olduğunun, Allah’ın kendisini her an duyduğunun, gördüğünün ve aklından geçenleri bildiğinin farkında olduğu için, hem Allah’a hem de O’nun kullarına karşı tevazuludur. Allah müminlerin tevazularını Kuran’da şöyle bildirmektedir:
“O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler…” (Furkan Suresi, 63)
Yüce Allah bir başka Kuran ayetinde de, imanın en açık göstergelerinden birinin büyüklük taslamamak olduğunu bildirmiştir. Konuyla ilgili olan ayet şöyledir:
“Bizim ayetlerimize ancak onlarla kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar iman eder.” (Secde Suresi, 15)
Allah Korkuları Çok Güçlüdür
Kuran’da “Allah’tan ‘içi titreyerek korkan’ öğüt alır düşünür.” (A’la Suresi, 10) ayetiyle, insanın düşünüp öğüt alabilmesi için derin bir Allah korkusuna sahip olması gerektiği haber verilmiştir. İnsanın kendisindeki kötü ahlak özelliklerini, kusur ve hatalarını düzeltebilmesi için bunların yanlış olduğunu düşünebilmesi ya da kendisine hatırlatıldığında bunlardan öğüt alabilmesi ancak kalbindeki Allah korkusuyla mümkün olabilmektedir. Samimi Allah korkusuna sahip bir müminin, başkalarını hor görmesi, ters davranması, büyüklenip kibirlenmesi, ihtiyaç içinde olan bir kimseden yüz çevirmesi, insanları küçümsemesi, kendini herhangi bir özelliğinden dolayı üstün görmesi söz konusu değildir.
Allah’a Karşı Acizliklerini Bilirler
Müminler Allah’ın büyüklüğünü kavrayıp takdir edebilme gayreti içindedirler. Bu sebeple de tüm yaratılmışlarla beraber kendi acizliklerini de bilirler. İnkarcıların kibirli başkaldırışlarının aksine onlar içleri titreyerek Allah’tan korkarlar ve Rabbimiz karşısındaki acizliklerini dile getirmekten çekinmezler:
De ki: “Allah’ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı artırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı...” (Araf Suresi, 188)
Dünyayı Değil Ahireti İsterler
Müminler asıl olarak ahiret yurdunu isterler ve dünyadaki herşeyin gelip geçici olduğunu bilirler. Kuran’da salih müminler şöyle tanıtılmaktadır:
“Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri kıldık.” (Sad Suresi, 46)
Ayrıca müminler dünyaya neden geldiklerini, burada imtihan olduklarını ve Allah’ın rızasını kazanabilecekleri işler yapmaları gerektiğini bilirler. Ayetlerde de belirtildiği gibi onlar “dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar”dır. (Nisa Suresi, 74) Müminler dünyada ellerine geçenlerle büyüklenmez, Rabbimiz’e en iyi şekilde kulluk etmeye çalışırlar.
Tevazudan Uzak İnsanların Yanılgıları
İnsanların bazıları, ne kadar aciz bir yaratılışa sahip olduklarını görmek istemez. Allah karşısında güçsüz olduklarını ve tüm yaşamlarının Allah’a bağlı olduklarını düşünmek nefislerine ağır gelir. Kendisini (Allah’ı tenzih ederiz.) Allah’tan müstakil, bağımsız bir güç gibi görmek ister. Bunun için de Allah’ın kendilerine bir lütuf ve nimet olarak verdiği herşeyi sahiplenirler. Allah’ın ilham ettiği yetenekleri, aklı, düşünceleri, kararları kendi güçleriyle elde ettikleri yanılgısına kendilerini inandırırlar. Oysaki bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Örneğin şu an evinde oturan bir kişinin hiç beklenmedik bir başağrısının başlaması, bir anda kalp damarlarından birinin tıkanması, beyninde bilinmeyen bir sebeple bir anda kanama meydana gelmesi ve okuduğu kitabı, gazeteyi elinde tutamayacak, okuduğu satırları göremeyecek hale gelmesi an meselesidir. Eğer tüm bunlar olmuyorsa ve kişi sağlıklı bir şekilde hayatına devam edebiliyor, bu yazıları okuyabiliyor ve kavrayabiliyorsa bu, sadece Allah böyle dilediği için gerçekleşmektedir.
Bedeninde bunların gerçekleşmesinin yanı sıra, insanın yaşamını devam ettirebilmesi için evrendeki bütün sistemlerin de tam bir uyum içinde çalışması gereklidir. Bu sistemlerden tek bir tanesinin işleyişinde bile bir aksaklık olması, yeryüzünde yaşamın son bulması anlamına gelecektir. Örneğin atmosferdeki oksijen oranında görülecek % 5’lik bir artış bile, dünya üzerindeki ormanların büyük bölümünün yanmasına neden olacaktır.
Görüldüğü gibi insanın sadece tek bir dakika samimi tefekkür etmesi Allah’a ne kadar muhtaç ve Rabbimiz’in karşısında ne derece güçsüz olduğunu görebilmesi için yeterlidir. Bu nedenle müminler tüm yaşamları boyunca acizliklerinin ve Allah’a olan muhtaçlıklarının bilinciyle hareket ederler. En önemlisi de kibirli insanların, dünya hayatında hiçbir emellerine erişemedikleri gibi, Yüce Allah’ın sevgisini de kaybettiklerini bilirler. Allah bir ayetinde bunu şöyle bildirir:
“İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (Lokman Suresi, 18)
Bediüzzaman’ın Tevazulu Ahlakı
İnsanlar ancak Allah’ın dilediği kadar ve Allah’ın dilediği sürece akla, hafızaya veya yeteneğe sahip olabilirler. Bunu unutan bir insan büyük bir hata yapmış olur. Bir yazıyı insana yazdıran ancak Allah’tır. Yazdığı yazıdaki her satırı ve kelimeyi o kişiye Allah ilham eder. Allah dilediği an dünyanın en ünlü yazarının aklına yazacak tek bir cümle bile gelemez. Allah ilham etmediği sürece bu insan hiçbir düşüncesini yazıya dökemez.
Ya da Allah dilemediği sürece bir insan aklından geçenleri dile getiremez. İnsanın konuşurken sarf ettiği her cümleyi ona Allah ilham eder. Örneğin bu yazının şu ana kadar yazılan her cümlesini ilham eden Allah’tır. Bu konuyu seçen, yazının başlığını tayin eden ve nasıl yazılması gerektiğini ihsan eden Allah’tır. Allah ilham etmediği sürece sonsuza kadar da düşünülse, yine de bu yazıdaki cümleleri arka arkaya getirmeye güç yetirilemez.
Bu gerçeği en güzel ifade eden kişilerden biri, Bediüzzaman Said Nursi’dir. Hicri 13. asrın müceddidi olarak kabul edilen Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nurlar’ın gerçek yazarının Allah olduğunu ve kendisinin sadece bu eseri yazmaya vesile olmak için seçilen bir kul olduğunu şu şekilde dile getirmektedir:
“Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlarla fedakârları bulunan meşrebler (yol, adet), meslekler, tarîkatlar (dini gruplar), bu dehşetli dalalet (dinsizlik) hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde benim gibi yarım ümmi (tahsil görmemiş) ve kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altında (sürekli gözetim altında tutulan), karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle (pek çok farklı şekillerde) aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde (nefret etmiş durumda) bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri (dini gruplardan daha ileri), daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur’a sahib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur’an-ı Hakîm’in bu zamanda bir nevi mu’cize-i maneviyesi (manevi bir mucizesi) olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir (Allah’ın rahmetinin bir ihsanıdır). O adam (kendisi), binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur’aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said’in kuvve-i hâfızası (ezber gücü) da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla (becerimle), zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben ve ne de en müdakkik (araştırmacı) dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı (araştırmayı) yapamazlar ve hâkeza (ve bunun gibi)...” (Şualar, Sayfa 588)
Bediüzzaman’ın bu sözleri gerçek bir tevazunun nasıl olması gerektiğini anlamamız açısından da çok önemlidir. Çünkü Bediüzzaman dünya tarihinin en değerli eserlerinden birinin ortaya çıkmasına vesile olduğu halde, hiçbir zaman kendisini ön plana çıkarmamış her zaman herşeyin asıl sahibi olan Allah’ı yüceltmiştir.
Sahip olduğumuz herşeyi bize veren Allah, tüm varlık alemini var eden ve idare eden yegane güçtür. Bu gerçeğin iyice düşünülmesi ve kalbe samimi olarak yerleştirilmesi gerçek tevazuya sahip olmanın tek yoludur. Bir ayette şöyle bildirilmiştir:
“O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman “Selam” derler.” (Furkan Suresi, 63)
İslam Alimlerinin Tevazu ile İlgili Sözleri
Kalbin kurtuluşu dört hasletle sağlanabilir. Sadece ALLAH için tevazu etmek, sadece ALLAH’a muhtaç olduğunu hissetmek, sadece ALLAH’tan korkmak ve sadece ALLAH’tan ummak. (Said el-Hırı (r.h.))
Hakikaten akledebilen bir kul, ameliyle nasıl övünebiliyor? Amel yapabilmek ALLAH’ın bir nimetidir. Bu fırsatı ona nasip ettiği için şükür ve tevazu hisleri içinde olması gerekir. (Ebu Süleyman ed-Darani)
Gerçek tevazu O’nun büyüklüğünün müşahedesinden ve sıfatlarının tecellisinden doğandır. (İbn Ataullah İskenderi (k.s.))
Evet dünyalık elde etmekle böbürlenenleri sevmez. Dünya ile sevinenleri de sevmez. Ama Allah, Kendini sevenleri, Kendisine yakın olmak isteyenleri sever. Kavmin (Allah dostlarının) bütün gayesi, ahirette olan işleri çoğaltmaktır. Arzu ve lezzetlere sürükleyecek şeylerden vazgeçmektir. (Abdülkadir Geylani, Kalpleri Aydınlatan Sözler, sf. 47, Derleyen; Şeyh Muhammed Abdülkerim El-Kesnezâni)
Sana Rabbinin kapısını ve O’na varan yolu da göstereyim mi? Üzerinden kibir elbisesini çıkar, tevazu elbisesini giy. (Abdülkadir Geylani, Kalpleri Aydınlatan Sözler, sf. 56, Derleyen; Şeyh Muhammed Abdülkerim El-Kesnezâni)
Peygamber Efendimiz (sav)’in Tevazu ile İlgili Hadisleri
“Allah için mütevazı olanı Allah yüceltir. Böbürleneni Allah alçaltır. Allah’ı çok ananı Allah sever.” (İbn Mace İhya’u Ulum’id-Din Huccetü’l-İslam, İmam Gazali, cilt. 4, s.655)
“Sana Allah korkusunu, doğru sözlülüğü, emaneti yerine getirmeyi, ahde vefayı, yemek yedirmeyi ve mütevazı davranmayı, bol bol selam vermeyi tavsiye ederim.“ (İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 3. Cilt, s.304; Ebu Nuaym, el-Hılye’de tahriç etmiştir.) “
...İşte sizin ilahınız bir tek İlahtır, artık yalnızca O’na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver.” (Hac Suresi, 34)
İnsanları kibirden uzaklaştırıp kalplerine gerçek anlamda tevazuyu yerleştirecek olan, herşeyin mutlak sahibinin yalnızca Rabbimiz olduğunu unutmamaktır. Tevazu insanın, içerisinde bulunduğu acizliklerin ve muhtaçlığının gerçek anlamda farkına varması, Allah'ın kudretini gereği gibi takdir edebilmesi ile kazanılır.
Müminler … Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. " ("Nisa Suresi, 36) ayetinin hükmü gereği tevazulu ahlaklarında kararlılık gösterir ve güçlü bir imana sahip olurlar.
Alttan almak, karşı tarafın isteklerini ön planda tutmak, her söze ve tavra güzellikle karşılık vermek, müminlerin tevazulu ahlaklarının bir gereğidir. Allah korkusuyla hareket eden müminler, Rabbimiz’in razı olacağı umulan ahlakı göstererek Allah’a ve O’nun yarattıklarına karşı boyun eğici, alçakgönüllü bir ahlak gösterirler.